Ana Sayfa
Makaleler
Sivil Toplum
Başka Türlüsü de Mümkün

Ölçülmeyen performans iyileştirilmez. Performansı ölçmeye çalışmak ise öyle kolay bir iş değil.

Öncelikle konuşmam için ‘Başka türlüsü de mümkün’ başlığını neden seçtiğim üzerinde durmak isterim. Eğitim sistemimiz herkes için çok önemli, çocukları olanlar olmayanlar dahil bütün toplum için çok önemli. Çünkü eğitim sisteminin kalitesi yaşam kalitesinin artırılması için en kritik unsurlar arasında. Siz eğitimciler ise aslında bence son derece şanslı bir meslektesiniz. Çünkü hayatta iki şey var ki paylaştıkça artıyor: Bilgi ve Sevgi. Sizin işiniz de bilgiyi ve sevgiyi paylaşmak. Dolayısıyla hakikaten çok önemli ama aynı zamanda keyifli bir mesleği ifa ettiğinizi söyleyebilirim. Ben de yarı zamanlı olarak hocalık yapıyorum. Çeşitli üniversitelerde strateji ve yönetişim dersleri veriyorum ve ders vermenin en keyif aldığım uğraşlarımdan olduğunu söyleyebilirim.

İkinci olarak yaşam kalitesi kavramını ele alalım. Nedir bu yaşam kalitesi? Bunun üzerinde öncelikle birlikte duralım. Yaşam kalitesi aslında oldukça karmaşık bir kavram, herkes başka bir şey anlayabiliyor yaşam kalitesinden. Örneğin; zamana ve mekâna göre değişiyor yaşam kalitesi, gençken belki bir an önce yükselmek, daha çok para kazanmak, belli bir yaşa geldikten sonra sadece sağlıklı olmak yaşam kalitesi adına daha önemli olabiliyor. Yaşam kalitesinin çok farklı boyutları var. Kişiden kişiye değişebiliyor. Örneğin; bazıları için barınma çok önemli, bazıları için açlığını giderebilmek daha önemli, bazıları için estetik duyguları karşılayabilmek daha önemli, kendini geliştirebilmek, topluma faydalı olabilmek gibi birçok farklı boyutu var hakikaten yaşam kalitesinin. Dolayısıyla yaşam kalitesi çok farklı boyutları olan, zamana ve mekâna göre değişebilen, hatta kişiye göre değişebilen, kişinin bulunduğu konuma göre bile değişebilen bir kavram. Bunu toplumlar için ölçerken birkaç tane kavram özellikle kullanılıyor, insanların uzun ve sağlıklı yaşam beklentileri olduğu ülkelerde yaşam kalitesi daha iyi denilebiliyor, bilgi ve eğitim düzeyiyle bağdaştırılabiliyor. Bunun yanı sıra gelir düzeyiyle bağdaştırılabiliyor. Ancak, tek başına herhangi bir gösterge aslında yaşam kalitesini ölçmede son derece kifayetsiz kalıyor. Örneğin; gelişmiş ülke olarak nitelendirilen Amerika Birleşik Devletleri’nde acaba gelir dağılımı nasıldır? Sokakta yatan birçok aç insan varken yaşam kalitesi yüksek mi? Diğer taraftan son derece fakir olduğu ortaya konulan Küba’da, gece yarısı üç araba değiştirerek işinden evine güven ile gidebilen kadınlar var, herhangi bir riske maruz kalmadan. Acaba bu açıdan yaşam kalitesi dünyanın diğer ülkelerinden çok daha iyi değil mi? Bu nedenle güvenlik, adalet, fırsat eşitliği, insan haklarına saygı ve kendini ilgilendiren katılım gibi kavramları da yaşam kalitesi boyutları içerisinde değerlendirmeliyiz.

Peki, kaliteyi nasıl tanımlamalıyız? Kalite deyince insanın aklına genellikle “Belli standartlara uyan ve o standartların üzerinde olan” şeklinde bir tanım gelir. Bence kalite tanımını farklı yapmak lazım. Kalite tanımını “insanların özlemlerini ve beklentilerini aşmak” olarak yapmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Niçin böyle söylüyorum? Mesela, 1970’lerin en lüks arabasını alalım. 1980’lerde orta karar bir arabadır, bugün koleksiyonerler haricinde yüzüne bile bakmazsınız. Oysa arabanın teknik standartlarında herhangi bir değişiklik yok. Demek ki, aynı teknik standartlar aynı şekilde algılanmıyor. Çünkü insanoğlunun en önemli özelliği aslında hiç bir zaman tatmin olamaması, bir şeyi bulduğu zaman daha iyisini beklemesi. Bu tatminsizlik, bir yerde insanoğlunun gelişmesinin de temeli. Ancak, insanoğlunun gelişimini sağlarken hem farklı insanlar arasında adaletsizlikler oluşturmaktan, hem de gelecek nesillerin çıkarlarını göz ardı etmekten imtina edersek, gelişme dengeli ve sürdürülebilir olur. Aksi takdirde bir açıdan gelişme, diğer açılardan yıkıcı olabilir. Bu nedenle, toplumsal sorumluluklarının bilincinde olan, değer yaratma becerileriyle donanmış gençler insanlığın sürdürülebilir gelişmesinin de temelidir. Bunu sağlayabilecek eğitim sistemi ise sürekli daha iyiyi arayan insanlığın sürdürülebilir gelişmesinin temelidir.

Eğitim, dünyayı değiştirmek için en iyi araçtır diyorlar. Niçin? Çünkü insanın iki algıyı sağlayabilmesi için iki açıdan gelişebilmesi eğitimle oluyor ve toplumsal gelişmenin de temelini oluşturuyor bunlar. Bunlardan birincisi yaşam boyu öğrenmeyi öğrenmek. Çünkü öğrenme bitmiyor, dünya son derece hızlı bir şekilde değişiyor ve ancak yaşam boyu öğrenmeyi öğrenen insanlar ve toplumlar yaşam kalitesini daha hızlı geliştirebiliyorlar. İkincisi ise, gerek çevreye gerekse gelecek nesillere karşı sorumluluğunun bilincinde olmak. Bu bilinçteki bireylerden oluşan toplumlarda yaşam kalitesi daha yüksek oluyor. Burada karşılıklı saygı, adalet duygusu daha iyi gelişiyor. Bu kavram bizim kültürümüzde de var aslında bakacak olursanız. Yunus Emre ne demiş: “Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san”, dört kitabın ortak paydası budur işte. Yani karşındakine, ötekine de kendine davranılmasını istediğin gibi davran; dinlerin temel öğretisi budur diyor Yunus Emre. Bizim topraklarımızın önemli kültürel birikimlerinden birisi de ahiliktir. Ahilik de ahlak tüzüğünde şöyle söylüyor; “Bütün insanlara tek nazarla iyi gözle baka, nefsine hâkim ola, kendilerine istediğini başkalarına da isteye”. Aslında bu kültürü hakikaten yaşayabilmek, hem mevcut dünyadaki düzen açısından hem sürdürülebilir kalkınma açısından hem gelecek nesiller açısından hem de fırsat eşitliği açısından son derece önemli. İşte bunu da sorumlu birey oluşturuyor. Dolayısıyla eğitim sisteminin temelinde aslında bilgi yüklemeyi değil, öğrenmeyi öğrenen insanlar ve sorumlu bireyler yetiştirmek var. Çünkü insanoğlu demokratik yaşamın bir parçası olduğunda, bu kişisel ve toplumsal sorumluluklarının bilincinde olduğunda ve kararlara katılarak, sürekli öğrenme isteğini canlı tutarak gelişimi sağladığında yaşam kalitesini geliştirebiliyor.

Toplumlarda en önemli konulardan bir tanesi kurumlarına duyulan güvendir. Kurumlarına güven duyulan toplumlar, enerjilerini daha çok gelişmeye ve yaşam kalitesini arttırmaya odaklarlar. Güvensizlik ise sürtünme kat sayısı gibi enerjinin boşa gitmesine neden olur. Birkaç örnek verelim: bir şirket ele alalım. Sıkıştığında tedarikçilerine ikişer ay ödemeleri geciktiriyor. Bunu da senede bir iki kere yapıyor, çok sık yapmıyor ama birkaç kez yaptığını varsayalım. Çok hızlı bir şekilde bütün tedarikçileri hatta potansiyel tedarikçileri bu şirketin bu davranış biçiminin farkına varıp %1 – %2 daha pahalı fiyat vermeye başlarlar bu şirkete. Ya da diyelim ki çalışanlarına verdiği sözü arada tutmuyor. İyi çalışanlar daha kolay iş bulabildikleri için oradan giderler ve daha niteliksiz çalışanlar kalır o şirkette. Toplamda zaten cirosunun yüzde beşi kadar kâr elde ediyorsa, yüzde bir tedarikçilerden, iki çalışan verimsizliğinden derken kârı yüzde iki seviyesine geriler. Daha düzenli ödemesini yapan şirketler varsa, onlar yüzde beş kâr elde ettikleri için daha çok yatırım yapabilir. Daha hızlı öğrenerek, öğrenme ekonomisine ve ölçek ekonomisine daha kolay ulaşarak rekabet güçlerini artırabilir ve yukarıda bahsettiğimiz güven katsayısı daha düşük olan şirketi saf dışı bırakabilirler. Keza bir sivil toplum örgütünü ele alalım. Eğer ki gönüllüler bu kuruluşun iyi ve düzgün çalıştığına inanmıyorlarsa, güvenmiyorlarsa güven eksikliği varsa, hemen oradan ayakları geri geri gitmeye başlar. Gönüllü ve kaynak bulamaz, amacını gerçekleştiremez. Devletler için bakalım: Devletle vatandaş arasında güven eksikliği olduğunda bu sefer uyum maliyetleri, kontrol maliyetleri artar. Daha çok polis gücüne, daha çok denetçiye ihtiyacımız olur. Bu da eğitime, sağlığa yapacağımız yatırımı aksatarak, yaşam kalitemizin yeterince hızlı artırılamamasına neden olur.

Londra niçin bir finans merkezi oluyor? İnsanları mı daha zeki? İnternet mi daha hızlı? Binaları mı daha yakışıklı? Hiçbirisi; kurumlarına daha çok güven duyuluyor olması… Keza Amsterdam’ın ticaret merkezi olmasının nedeni kurumlarına güven duyulması. Dolayısıyla kurumlarına güven duyulan bir ülke inşa etmek de gene eğitim sisteminden geçmektedir. Çünkü insanların katılımcılık, sorumluluk, tutarlılık, adillik, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi belli ilkeleri genç yaşlarda öğrenmeleri ve alışkanlıkları arasına yerleştirmeleri aslında toplumda güvenin gelişmesinde en temel araçlarındandır.

Ben ülkemizle ilgili bir tane örnek vereyim: İstanbul en eski şehirlerden birisi biliyorsunuz. İstanbul’a baktığınızda Avrupa’da bir çok şehirden daha eski. Ama Avrupa’da birçok şehirde çok daha fazla eski bina var, İstanbul’da daha az eski bina var. Bir de şöyle bir özelliği var, İstanbul’daki eski binaların nerdeyse tamamı kamu binası, saray, cami, medrese… Neden acaba? Tamamen mülkiyet haklarının nasıl tanımlandığından ve güven eksikliğinden. Çünkü, fetihler ile büyüyen imparatorlukta önemli kaynak olarak kazanılan toprak devlet mülküydü. Ayrıca, zenginler, zenginliklerini gösterirlerse bir şekilde bu zenginliği kaptırabilecekleri endişesi ile daha pahalı olan taştan ev yapmaktan kaçınıyorlardı. Hatta, birçoğu özel mülkiyetten daha güvenli buldukları için varlıklarını çocuklarına fayda sağlayacak şekilde korumak için vakıf müessesini kullanmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla kamu kaynaklarıyla yapılan binalar daha sağlam oluyor ve ayakta kalıyor, diğerleri kalmıyor. Bizde daha az var olanlar eski binaların çoğu da dediğim gibi kamu kaynaklı binalar. Dolayısıyla güvenin eksik olduğu yerde geleceğe ilişkin yatırım iştahı azalıyor. Bu nedenle eğitim sistemimizin en önemli konularından bir tanesi aslında gelişmeyi tetikleyecek davranış biçimlerini, toplumsal sorumluluk kavramını gençlerimize, çocuklarımıza verebilmek.

Bir de eğitim konusunu değerlendirirken, belki de dünyanın önemli kişilerinden birisinden neler öğrenebiliriz diye bakalım. Biliyorsunuz Leonardo Da Vinci gerçekten çok muhteşem bir insan. Öylesine ki, Mona Lisa gibi dünya çapında eserler üretmiş bir ressam olmanın ötesinde bir mimar, bir heykeltıraş. Uçak, makine, helikopter, itfaiyecilerin hala kullanmakta olduğu uzayan merdiven gibi olan tasarımların mucidi, aynı zamanda anatomi, botanik, jeoloji, fizik dallarında öncü bir bilim insanı. Kendinden 400 yıl sonra hayata geçirilecek zırhlı tank, makinalı tüfek, güdümlü mermi gibi tasarımları gerçekleştirmiş bir askeri mühendis. Eliyle nalı bükebilecek kadar güçlü bir sporcu. Kopernik’ten 40 yıl önce güneşin dünyanın etrafında dönmediğini söyleyen bir bilim insanı. Galileo’dan 60 yıl önce gök cisimlerini incelemek için büyük bir mercek kullanılması gerektiğini söyleyen; Newton’dan 200 yıl önce yerçekimine ilişkin yazıları olan; Darvin’den 400 yıl önce insanlarla hayvanlar arasındaki genetik ilişkiyi irdeleyen bir bilim insanı.

Peki bu kişinin ne gibi özellikleri var ve biz ondan ne öğrenebiliriz? Birinci ve en önemli özelliği şu; son derece meraklı olması ve sürekli öğrenme güdüsünün içine işlenmiş olması. Bence herhangi bir öğrenciye verilebilecek en büyük hediye, bu merak ve sürekli öğrenme güdüsünü bir öğretmen olarak aşılayabilmektir. Bu nedenle öğrencilere öz güven vermek ve öğrenmek aşkını aşılamak bence herhangi bir bilgiyi aktarmaktan son derece daha kritik bir konu. Leonardo konuların sadece nasılını değil, nedenini de öğrenmeye çalıştığı içinde bilgisi çok daha kalıcı ve çok daha yaygın olmuş.

İkincisi hatalardan ders çıkartması. Bu da çok önemli bir kavram maalesef ülkemizde birçok yerde hatadan çekiniyoruz, hatanın getireceği cezadan çekiniyoruz ve bu nedenle de hataları saklıyoruz. Oysa her hata altın değerinde bir öğrenme fırsatıdır ve bu fırsatı değerlendirmek ve diğer arkadaşlarına yaymak aslında insanların hatalarından öğrenerek çok daha büyük zenginlikler yaratmasına yardımcı olur. Örneğin: bizde iş batırmış bir insana bir kez daha para istediğinde kolay kolay para vermeyiz. Bunda iş yok, parayı batırmış derler. Oysa yenilikçiliğin merkezlerinden birisi olan Silikon Vadisi’nde iki üç tane iş batırmış insana daha çok para vermeyi tercih ediyorlar. Daha önceki başarısızlıklarından öğrenmiştir diye. Özellikle de öğrendiğini test ederek. Tabii ki bu çok önemli bir bakış açısı, değişikliği. İşte Leonardo da hatalardan ders çıkartarak ve her konuyu kendi test ederek irdeleme güdüsü olduğu için bu kadar çok şeyi gerçekleştirebilmiş.

Tüm duyularına zaman ayıran bir kişi Leonardo; sadece görerek değil aynı zamanda duyarak hissederek. Hakikaten de kelebeğin renklerini veya sessizliğin sesini duymak insana çok şey kazandırabilir. Dolayısıyla, eğitim sistemimizi de çocuklarımızda bunlara fırsat tanıyacak bir planlama yapmanın önemli olduğu kanısındayım. Belirsizliği kucaklama arzusu, bilim, sanat, mantık ve hayal dengesini kurmasının da önemli olduğunu vurguluyorum. Özellikle, Leonardo’nun kullandığı araçlardan bir tanesi çok yönlü düşünmeyi tetikleyen, günümüzde Tony Buzan’ın popüler hale getirdiği zihin haritalarıdır. Zihin haritalarını bundan 400 yıl önce bizzat kullanan bir insan Leonardo Da Vinci.

Leonardo’dan bu şekilde öğreneceğimiz çok şey var dedim. Eğitim sistemimize bakacak olursak hakikaten 100 yıl önceyle bugün arasında dünyada çok büyük değişiklikler var. Kısaca geçiyorum örnekleri, hakikaten koskoca odalara zor sığan bilgisayarlar artık her birimizin cebinde. Araba tasarımından, uçaklara kadar birçok konuda çok ciddi değişiklikler var. Oysa, eğitim sistemimize bakıyoruz, aynı eğitim sistemi. Aynı teknolojiyle öğretmeye çalışıyoruz. Artık çocuklar için okul, hayatın her geçen gün daha az bir kısmını kapsıyor. Onların ilgileri başka tarafta, teknolojik araçlarda, zamanlarının daha çoğunu okul ve dersten daha çoğunu belki iPad üzerinde harcıyor. Dolayısıyla bu durum ile mücadele mi etmeliyiz? Ki birçok aile çocukların iPad kullanımını sınırlandırmak gibi yaklaşımlarla mücadele etmeye gayret ediyor. Yoksa acaba eğitim sistemimizi iPad kullanacak ve çocuklara daha cazip gelecek şekilde değiştirmeyi mi düşünmeliyiz?

Öğrenmenin şekli değişiyor, öğrenmede önemli olan konular da değişiyor ve özellikle öğrenme çok erken yaşlarda daha etkili oluyor. Biraz önce bahsetmiş olduğum bir takım öğrenme amaçları zamanı iyi kullanma, meraklı olabilme, kendi kendine öğrenebilme, kendi öz değerlendirmesini yapabilme gibi konuları okul öncesinde öğrenen çocukların daha etkili öğrenebildiklerini ve hatta yaşam boyunca da daha etkili olabildiklerini görebiliyoruz. Çünkü alışkanlıklar ne kadar erken kazanılırsa o kadar uzun süre onlardan fayda sağlamak mümkün. Hayatta en değerli varlık zaman. Zamanı iyi kullanmak son derece kritik bir husus. Her sene on sekiz milyon gencimiz sizlerin ellerinden geçiyor.

Başka hiçbir meslek dalı, başka hiçbir endüstri yok ki bu kadar çok insana dokunabilsin; üstelik de erken yaşlarda dokunması nedeniyle gençlerin bütün kariyerleri ve hayatları boyunca etki yaratabilme potansiyeline sahip olabilsin. Peki, bu etkiyi ne kadar etkili bir şekilde yapıyoruz, ne kadar verimli bir şekilde yapıyoruz, bunu sürekli sorgulamalı ve geliştirmeye gayret etmeliyiz. 21. yy.’da elbette daha önce önemli olan birçok konu halen önemini koruyor. Ancak bunun yanı sıra şu konuların da başarılı okullarda daha etkin bir şekilde ele alındığı gözlemleniyor. Kişisel yetkinlikler, bilişsel yetkinlikler, kişiler arası ilişkilere yönelik yetkinlikler. Dolayısıyla katılımcılık ve sorumlu olmak hakikaten günümüz dünyasında ve insanlığında geleceği açısından son derece önemli. Kişisel etkinlikler deyince önce öğrenmeyi öğrenmek, iç motivasyonu yükseltmek, açık fikirli ve gelişime odaklı olmak, zaman yönetimi dediğim gibi son derece kritik. Çünkü, çocukların gündemleri öylesine yoğun ki, üzerlerinde o kadar çok talep var ki, bunların altından kalkabilmeleri için önceliklendirmeyi son derece iyi bilmeleri, uzun vadeli hedefleri gerçekleştirmek için bugünden adım atmasını öğrenmeleri son derece kritik.

Peki, bunlar böyleyse dengeli, bütünsel gelişim gibi konuların acaba biz sadece içerikleriyle mi ilgilenmeliyiz, yoksa öğretme metodunu da mı öğretmeliyiz? Ben genellikle üniversitede son sınıflara strateji dersleri veriyorum. Bu son dönem sonrasında mezun olup iş hayatına girecek gençlere ders veriyorum. Ancak, strateji dersinin içeriğinden daha çok yaptığım birkaç uygulamayı sizinle paylaşmak isterim. Oldukça etkili olduğunu gördüğüm için, bir deneyim paylaşımı açısından faydalı olacağını düşündüğüm için paylaşmak isterim. Öncelikle, zaman yönetimi açısından ne kadar bilgili olursanız olun iş dünyasında eğer o bilginizi paylaşabilecek konumda değilseniz, masada oturmuyorsanız, zamanında yerinde değilseniz o bilginizden kimse faydalanamıyor, siz de değerli olmuyorsunuz. Dolayısıyla insanların zamanında toplantıya gelmesi son derece kritik bir unsur. Bugünkü gençlerde de çok da dikkat edilmeyen bir unsur. Bu nedenle ben sabah dokuzda başlayan derste, dokuz ile dokuzu on geçe arasında küçük sınav yapıyorum. Gelenler adını yazanlar beş üzerinden biri alıyorlar, dört adet de soru var cevaplandıran cevaplandırdığına göre not alıyor. On dakika geç gelen sıfır alıyor, çünkü gerçek hayatı örnek olarak yaşatmaya çalışıyoruz.

İkinci bir konu, bu beş üzerinden alınacak olan notu kendilerinin vermesini istiyorum. İki üç hafta ben de not veriyorum aynı zamanda. İlk hedefleri benim verdiğim nota yaklaşmaları. Bazı insanlar kendilerini çok kötü değerlendiriyorlar, diğerleri kendilerini olduğundan çok daha iyi değerlendiriyorlar. Ama üç hafta içinde herkes dengeyi buluyor. Bu uygulamayı yapmanın sebebi öz değerlendirme becerisinin sürekli gelişim için çok önemli olması. Öz değerlendirmeyi bilmeyen insanın, başkalarını da değerlendirme güdüsü yeteri kadar gelişmez. Sabah akşam okulda her dönem not veriliyor, ama iş hayatına girdikten sonra insanlar başkalarının kendilerine verdikleri notlardan haberi bile olmuyor. Performans değerlendirme sistemleri gelişmiş olan şirketlerde, senede belki bir sefer haberiniz oluyor. Faydalı bulduğum bir başka uygulama ise okuldaki ders dönemi içerisinde her hafta öğrencilere sunum hazırlatmak. Çünkü sunum hazırlamak iletişim becerilerini geliştiriyor ve konuştuğumuz konu üzerine iki sayfalık yazı ile öneri geliştirmelerini istiyorum. Çünkü kimsenin iki sayfadan fazla okuyacak vakti yok. Zaten kısa yazmak uzun yazmaktan her zaman zordur dolayısıyla o zorluğu yaşatmak hayata hazırlamak açısından faydalı oluyor. Burada önemli olan öğrettiğimiz teori ile önerilerinin bağlantısını kurabilme becerilini geliştirmek. Çünkü sonucu olmayan yani hikayemsi anlatmanın da okuyucuya bir faydası yok.

Ardından sınıfta tesadüfi olarak seçtiğim bir çifti, ki her hafta çiftler farklılaşıyor, çünkü iş hayatına girdiklerinde kimle çalıştıklarını kendileri seçmiyor iş hayatı seçiyor dolayısıyla her hafta başka bir arkadaşları ile çalışma zorunluluğu getiriyoruz. Böylelikle bu hafta ben yapayım, gelecek hafta sen yap muhabbeti de olmuyor ve tesadüfi olarak seçtiğim bir çift sunum yapıyor. Sınıf da onları kritik ediyor. Benim için ideal bir ders, hoca olarak benim hiç konuşmadığım bir derstir. Kendi aralarında öğrenmeleri gereken tüm konuları tartışarak öğrenebildikleri bir ders. Elbette, böyle bir ders hiç olmadı, ama ideali bu gerçekten. Çünkü mezuniyet sonrası artık birbirlerinden öğrenmeleri gereken bir dönemdeyiz, dolayısıyla okulda da bu davranışı teşvik etmeye çalışıyoruz. Eğer bir çiftin yaptığı sunuma diğerleri onların bütün zafiyetlerini ve eksikliklerini bulabiliyorsa sınıf olarak birbirlerinden öğrenmeyi öğrenmiş olurlar. Tüm farklı boyutları yakalayamadıklarında bazı sorularla yönlendirerek bu boyutları da göstermeye gayret ediyorum.

Bir noktaya daha değinmek isterim: dönem içerisinde iki kere ve yıl sonunda bütün sınıfın notlarını sınıfın birlikte vermelerini teşvik ediyorum. Sonuç olarak A, B, C, D diye notlar verilecek. Herkesin sınıf katılımından, sunumundan, küçük sınavlardan, vb aldıkları notlar var. Bunların ortalamaları çıkıyor, yukarıdan aşağıya doğru sıralıyorsunuz. Bu sıralamada kimler A almalı, kimler B almalı, kimler C almalı kararını sınıfın adil olarak değerlendirerek vermesi, aslında onların birlikte ortak tartışma sonucu karar alma becerilerini geliştiriyor. Ayrıca, hiçbir öğrenci hocasında özel muamele isteyemiyor. Elbette, sınıf olarak makul bir dağılıma karar vermezlerse, notların verilmesi kararını onlara bırakmayacağımı da ekliyorum. Ancak, şimdiye kadarki deneyimim, bu şartlarda hakikaten bütün sınıf sonunda makul bir sonuca ulaşıyor. Tabi ki bir denetim mekanizması var ama bu tip taktiklerin ben eğitimde son derece faydalı olabildiğini gözlemliyorum. Ortak çalışmayı, makul olmayı, katılımcı karar verme becerilerini geliştirme açısından fayda sağladığı kanısındayım.

Bilişsel yetenekler son derece kritik. Akademik olarak yeterli bilgiye sahip olmanın yanı sıra eleştirisel ve problem çözme becerileri, öneri geliştirmeyi istemek, öneri ne olursa olsun o öneriyi sağlam bir mantık ile savunabilmeleri benim için değerlidir. Yeter ki öneri geliştirsin ve ona öğrettiğimiz kavramları kullanarak önerisini mantıklı bir şekilde savunabilsin. Çünkü onu yapmadığı zaman aslında hayatta da sözü dinlenmeyen, etkili olmayan birisi olabiliyor öğrenci.

İletişim, işbirliği, liderlik, küresel farkındalık konuları günümüzde son derece önemli konular dolayısıyla bunlarla ilgili deneyler, oyunlar, çalışmalar yapılmasını çok faydalı buluyorum. Hatta gençlerin yazları çalışmaları veya toplumla ilgili konularla ilgili çaba göstermeleri, yaşlılara bakmaları başka bir konuda çaba göstermeleri gibi projelerin çocuklara ders sınıf eğitiminden bile daha çok şey öğretebildiğini görebiliyoruz.

Gençleri küresel bilinç finansal, ekonomi, işletmecilik, girişimcilik okul yazarlığı, yurttaşlık okuryazarlığı, kendileriyle ilgili sağlık okuryazarlığı ve çevre konusundaki okuryazarlık gibi konularda bilinçlendirmenin okul zamanında yapılmasının küresel vatandaş ve ülkesi için faydalı bir yurttaş yetiştirme adına son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Küresel vatandaşlığın bilincinde olmanın da son derece önemli olduğu kanısındayım. Çünkü değerli olan dünya için değer yaratandır. Dünya meselelerini düşünmeyen ve oradaki sorunlara çözüm üretmek için aklını yormayan kişi dünyada da çok değerli olmuyor. Ülkemizin daha değerli olması için de küresel konulara daha çok çözüm üreten bireylere ve topluma ihtiyacımız var.

Toplumsal hayatta ve iş yaşamında başarı için lise mezunlarının bu konularda deneyim kazanmalarının son derece kritik olduğu deneylerle ortaya konmuş durumda. Dolayısıyla eğitim kadar yani eğitimin davranışsal boyutlarıyla ilgili konular kadar gençlerin sınıf içerisindeki davranışları, arkadaşlarıyla ilgili davranışları, ortak proje çalışmalarındaki davranışlarını da gözlemlenin ve geliştirmenin eğitim sistemi açısından önemli olduğu kanısındayım. Çünkü ölçülmeyen performans iyileştirilmiyor, bu konuda geri bildirimlerin verilmesi ise insanların daha iyi öğrenmelerine yardımcı oluyor. İyi örneklerin ortaya çıkartılması ise insanların kavramları daha kolay algılamasına yardımcı oluyor.

Özellikle Türkiye’de “Türk insanın aklı gözündedir.” Hakikaten böyle yani teoriden daha çok nerde iyi örnek varsa, biz o örneği çok çabuk kopyalarız. Dolayısıyla iyi örnekleri ortaya çıkartmanın da son derece faydalı ve iletişim aracı olduğu kanısındayım. Dijital gelişmeler ekonominin işleyişini değiştirdi. Örneğin, otomasyona dayalı süreçlerdeki insana olan ihtiyacı azalttı. Problem çözme, yaratıcılık, iletişim kurma gibi farklı kültürdeki insanlarla bir arada çalışma gibi yetkinliklerin değerini arttırdı. Veri analizi yapay zekâ gibi konularda insanın doğru rolü üstlenmenin gerekliliğini arttırdı. Bu nedenle çocuklara düşünmeyi öğretmenin, kendi yetkinliklerine uygun gelişimi teşvik etmenin, ortak katılımcı zemini hazırlayarak onları geliştirmenin geleceğin dünyasına uygun insan yetiştirmek için önemli olduğunu düşünüyorum. Birbirinden çok farklı sistemler ile başarı yakalanabilir. Önemli olan, bizim de kendimize özgün, gerek kültürel DNA’mıza, gerekse gelecekteki ihtiyaçlarımıza uygun olarak nasıl bir sistem uygulayacağımız konusunu irdelememiz. İyiyi ve başarılıyı bulabilmek için de ölçme ve değerlendirme mekanizmalarına ihtiyacımız var. Dolayısıyla hakikaten bu konuyu seçmiş olmanızı son derece isabetli olarak görüyorum.

Özellikle meraklı, yaratıcı ve sosyal varlık olması nedeni ile insan değişen dünyada da önemini koruyor. 21. yy. gençlerinin özelliklerini eğitim sistemimizde daha çok dikkate almalıyız. Sınıf içi kadar, sınıf dışında da eğitime özen göstermeli onların seçenek sahibi olmasını özendirerek, farklılıklarını değerlendirecek bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Herkese aynı eğitim değil, kişilerin farklı konulara odaklanmalarını sağlayabilmeli, sosyalleşme ve grup çalışmaları gibi konulara odaklanmalarına destek olmalıyız diye düşünüyorum. 21. yy gençlerinin kapsayıcı bir bakış açısı var. Dijital teknolojilere belki bizlerden çok daha fazla hakimler, risk alma eğilimleri var ve kendilerine de zaman ayırmak istiyorlar. Bunlara saygı gösterecek bir eğitim sistemi organize ettiğimizde daha iyi öğrenecekleri konusundaki şüphe yok. Bu nedenle eğitimciler de dijital teknolojilere olan yetkinliklerini geliştirmeli, sadece bilgiyi aktarmakla yetinmeyip konuların önemini ve nedenini açıklamalı. Da Vincinin baktığı gibi.

Bu nedenle, kâr amacı gütmeyen Argüden Yönetişim Akademisi’ni kurduk. Bu Akademi’deki çalışmalardan birisi de kurumlarına güven duyulan bir toplumdaki davranış biçimlerini genç yaştan itibaren öğretecek bir kitap çalışması oldu. Bunun için pedagoglarla konuştuk, öğrenen ve sorumlu bireyler için gerekli kavramları ve davranışları hangi yaşlarda, nasıl anlatabiliriz diye. Dediler ki bu soyut kavramları 9, 10 yaş ve dördüncü sınıflara anlatmak uygun olur. Bunun üzerine pedagoglar, konu uzmanları, karikatüristler ve ölçme değerlendirme uzmanlarıyla oyun şeklinde bir dizi kitap oluşturduk. Bunlarda demokrasi, katılımcılık, gönüllülük, dayanışma, toplumsal cinsiyet eşitliği, finansal okuryazarlık, güvenli bilgiye erişim, çevre bilinci gibi hem bugünün gençlerinin özen gösterdiği, önem verdiği, hem de gelecekte toplumsal yaşamda birey için önemli konularda oyunlarla öğretme yönüne gittik. Bunu öğle saatlerinde oyun olarak gerçekleştiriyoruz. Gönüllüler aracılıyla ve dördüncü sınıflarda uygulanıyor. Bunu ilk önce bir okulda test ettik, geçen sene. Son derece etkili sonuçlar alındı. Ardından bu sene SEV okullarında da uygulama başladı, bir Belediye’de kış kursu olarak benimsendi. Bu çalışmaya en azından bakmanızı ve faydalı bulursanız kullanmanızı tavsiye ederim. Çünkü hakikaten ‘Öğrenen Çocuk: Sorumlu Birey’, son derece kritik konuları, oyunla öğretmede etkili bir öğretme amacı olabiliyor. Bu yaklaşımı geliştirmek ve birçok alana yaymak mümkün diye düşünüyorum.

Başka bir deneme de bulutta okul. Sugata Mitra böyle bir uygulama yapmış. Çok enteresan, diyor ki aslında eğitim sistemi bize eski Viktorya dönemindeki teknolojiye uygun insan yetiştirmek için tasarlanmıştı. Bugün ise bu sisteme ihtiyaç yok, başka türlü bir sisteme ihtiyaç var belki de. Ve bunu test etmek içinde Yeni Delhi’de kenar mahallelerin birisinde duvarda delik açarak bir bilgisayar koyuyor. Hiçbir uyarı da vermiyor, bilgisayarı bırakıyor sadece. Kısa bir zaman içerisinde çocukların internette gezmeye, birbirlerine ne yapacaklarını öğretmeye başladıklarını gözlemliyor. 300 mil ötede bu deneyi tekrarlıyor ve birkaç ay sonra oraya geri döndüğünde çocukların oyun oynamaya başladıklarını ve artık daha hızlı bir işlemciye ve iyi bir fareye ihtiyaçları olduklarını söylediklerini gözlemliyor. Çocuklar başka bir şey daha söylüyorlar Sugata Mitra’ya: “Bize İngilizce konuşan makine verdiniz, artık İngilizce öğrenmemiz lazım.” Evet Tamilce konuşan 12 yaşındaki çocukların DNA zincirlerinin nasıl tekrarlandığını kendi kendilerine öğrenebildiklerini, 22 yaşındaki deneyimi olmayan bir kadına çocuklar ile sadece konuşarak motive etmesini söyleyerek öğrenme hızlarını iki misline çıkartabildiklerini gözlemliyor. Dolayısıyla çocuklara özgüven aşılamak ve merak güdülerini tetiklemenin aslında bilgi yüklemekten ne kadar daha önemli bir kavram olduklarını hakikaten bu testlerde göstermiş oluyor.

Eğitimde doğru ölçüm gelişmeyi sağlamak için yaşamsal bir öneme sahip. Eğitimin tam olarak sonuçlarını ölçmek son derece uzun bir döngü etkiliyor 20 senelik eğitim döngüsü var. Dolayısıyla bu döngüyü tamamlayıp da işleri düzeltmek çok geç olabilir. Bunu düzeltmek için süreç boyunca öncü göstergelere bakmak, sadece girdileri değil aynı zamanda sonuçları ölçebilmek, bilgi değil yetkinlik ve değerlerin ölçülmesi, öğrenme kültürünün edinilmesi ve davranış biçimlerinin içselleştirilmesi gibi konuların ölçülmesine özen gösterilmesi gerekiyor. Bu nedenle ölçümlerinin dört alana odaklanmasını sağlamalıyız. Özellikle 21. yy ihtiyaçlarına cevap vermeyi ve çıktılarının başarısını, mezun olanların hayat başarıları gibi konuları takip etmekte başarılı olmalıyız. Birçok okul mezunlarının hayatta nasıl başarılı olduklarını ya da olmadığını yeterince takip edemiyor. Bu tip konuları da takip etmek bugünkü teknolojiyle çok daha mümkün. Dolayısıyla eğitim sistemini ve öğrenme süreçlerini ölçen ve önümüzdeki birkaç gün için benden çok daha bilgili kişilerle görüşeceğiniz birkaç gününüz var. Benim vurgulamak istediğim, bu konuların son derece kritik olduğudur. Çünkü ölçülmeyen performans iyileştirilemiyor. Yaptıklarımızın etkileri konusunda hızlı geri bildirimler bizim daha hızlı güncel teknolojiye ve eğitim mekanizmalarına adapte olmamamıza yardımcı olacaktır. Bunları yaparken 21. yy’ın gerektirdiği yetkinliği ölçmeye özellikle özen göstermeliyiz. Bu konuda birçok çalışma var. Konuların üstünden teker teker gitmeyeceğim. Ancak eminim ki bu konferansta önümüzdeki günlerde konuşmacıların sizlerle tartışacağı yöntemlerden faydalanarak kendiniz için en etkin ölçme mekanizmaları hangileri diye bakmanız faydalı olur.

Özetlemek gerekirse; biz geleceğin liderlerini ve sürdürebilir bir toplumu oluşturabilmek için çocuklarımıza sağladığımız eğitim sisteminde bu konulara özen göstermeliyiz. Modern çağın insan hakları tanımı, aslında insanların kendi geleceklerini biçimlendirmede söz sahibi olabilmeleridir. Dolayısıyla, katılımcı karar mekanizmalarına nasıl dahil olunur, nasıl şeffaf olunur, nasıl hesap verilir, nasıl tutarlı olunur gibi konulara özen göstermeli ve davranışsal olarak da bu konularda sağlayabildiğimiz gelişmeleri okullarımızda izlemeliyiz.

Güven, yaşam kalitesini artırmanın ve sürdürülebilir gelişmenin temelidir. Dolayısıyla, güveni oluşturacak davranış biçimlerini ve takım çalışmalarını öğretmenin ve desteklemenin gelecekteki daha iyi bir toplum için kritik bir unsur olduğunu düşünüyorum. Nitekim, dünyanın en uzun ve yaşayan kurumları olan dinlerin de temel amacı şudur aslında: fani olan insanlarla, baki olan insanlığın çıkarlarını ölçüştürmeye çalışmak. Herkesin kendi inancı kendisine ama bizim dinimizde cennet, cehennem kavramları var; Budizm’de reenkarnasyon kavramı var. Aslında hepsinin temel felsefesi insanlığın uzun vadeli çıkarlarıyla insanın çıkarlarının örtüşmesini sağlamak. Bu neden ile biz de sürdürülebilir gelişme ve sürdürülebilir bir toplum için bu konudaki adımlarımızı, yaklaşımlarımızı ölçmeye ve sürekli geliştirmeye gayret etmeliyiz.

* Bu yazı, Dr. Yılmaz Argüden’in, 17. Geleneksel Eğitim Sempozyumu’nda yaptığı sunumun konuşma metnidir.

Dr. Argüden
yarguden@arge.com


 

 

Başka Türlüsü de Mümkün
Ölçülmeyen performans iyileştirilmez. Performansı ölçmeye çalışmak ise öyle kolay bir iş değil. Öncelikle konuşmam için ‘Başka...
Topluma Bir Şey Verebilmek En Büyük Zenginlik
Özel Sektör Gönüllüler Derneği başkan yardımcısı Yılmaz Argüden, derneğin 10 yıldan bu yana yürüttüğü projeleri ve...
1.000.000 “İyi” Internet Kullancısı Aranıyor
Müracaat: www.ekledestekle.com Önemli not: Adayların ekranlarından bir satır verecek kadar “iyi” olmaları yeterlidir. Bu panolar dikkatinizi...
+1 Sosyal Adım
Internet ve sosyal medya konusundaki gelişmeler insanların, toplumların davranış biçimlerini de değiştiriyor. Arap dünyasında güçlü sanılan...
Kurumsal Sosyal Sorumluluğun Faydaları
Şirketler her geçen gün çevre konuları, insan hakları, yolsuzlukla mücadele gibi toplumsal konularla daha yakından ilgilenme...
Sorumlu Yatırımlar
Dünya teknolojik gelişmelerle her geçen gün daha da küçülüyor. Herhangi bir ülkede yapılacak yatırımların olası etkilerinin olumsuz...
Küresel İlkeler Sözleşmesi Sektörel Yayılım
Küresel İlkeler Sözleşmesi (Global Compact) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından ilk olarak 31 Ocak...
Gönüllü Toplumsal Katkı
Ekonomik kriz derinleştikçe dünyada sosyal destek ihtiyacı olan toplum kesimleri de genişliyor. Vaclav Havel’in dediği gibi...
Pazarlıkta Uzlaştırıcı Destek Kullanmak
Pazarlıkta kolaylaştırıcı, arabulucu veya hakim olarak görev yapmak üzere uzlaştırıcı destek kullanılabilinir. Bu tip bir destek...
Küresel İlkeler Sözleşmesi
On sene önce Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu sırasında, Birlesmis Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan iş...
Gönülden Ödüller
Geçen hafta Türkiye’de ilk kez şirketlere “Gönüllülük Ödülleri” verildi. Beşinci kuruluş yıldönümünü kutlayan Özel Sektör Gönüllüler...
Türkiye Müşteri Memnuniyeti Endeksi
KalDer, senelerdir Türkiye’de yönetim kalitesinin geliştirilmesi için çalışıyor. 1991 yılından bu yana KalDer, “ülkemizdeki tüm özel...
Sosyal Sorumluluğun Parametreleri
Kurumsal sosyal sorumluluk kavramı şirketlerin gündeminde her geçen gün daha önemli bir yer alıyor. Bu kavramın...
Ulusal Kalite Hareketi
Yaşam kalitemizi geliştirebilmek için her düzeyde yönetim kalitemizi geliştirmeliyiz. İşte bu anlayışı yaymak üzere 1998 yılında...
Sosyal Girişimcilik ve Sivil Toplum Kuruluşlarında İyi Yönetişim
İnsan, doğasında olan “yararlı olma” duygusunu, parasal karşılık beklemeden bir amaca bağlanma, içinde bulunduğu topluma bir...
Bilimsel Çalışmalara Politika Üretmek
Ülkemizde politika üretmek (“policy analyses”, “policy development”) kavramı, politika yapmak (“politics”) kavramı ile karıştırılıyor. Zaten politika...
STK’lardan İş Dünyasına Dersler
Güçlükten güç doğar. Zorlukları aşmanın en önemli kazanımı bu süreçte edinilen yetkinliklerdir. Sivil toplum kuruluşlarını (STK)...
Özel Sektör Gönüllüleri
Geçen hafta gazetelerde ülkemizdeki sivil toplum örgütlerine bir yenisinin eklendiği haberi yer aldı: Özel Sektör Gönüllüler...
Yaratıcı Zekat
Büyük dinlerin ortak ilkelerinden birisi de toplumsal dengenin sürdürülebilmesi icin çevremizdekilerin sorunlarına ilgi duyma ve onlara...
Sosyal Girişimcilik
Girişimcilik sadece iş dünyasında değil, aynı zamanda toplumsal sorunların çözümünde de etkili oluyor. 21. yüzyılın toplumsal...
Sosyal Girişimcilik
Girişimcilik fikir üretmek, yenilik veya geliştirme yapmaktır. Girişimciliğin tanımında yenilikçilik vardır, risk alma, fırsatları kovalama ve hayata...
Sivil Toplum Kuruluşlarında İyi Yönetim
İnsan, doğasında olan “yararlı olma” duygusunu, parasal karşılık beklemeden bir amaca bağlanma, içinde bulunduğu topluma bir...
Sosyal Sorumluluk
Yaşam sorumluluk gerektirir. İçinde yaşadığımız toplumda, ülkemizde ve Dünya’da yaşam kalitesinin arzuladığımız düzeye gelmesi için kişisel...
Dijital Demokrasi
“Gerçek katılımcılık ile sahtesini çok ince bir çizgi ayırır.” Scott Adams İnsanlar gün geçtikçe kendilerini ilgilendiren...
Yeni İnsan Hakları ve Demokrasi
“Demokrasi eşitliği değil, fırsat eşitliğini güvence altına alır.” Irving Kristol Yüksek teknoloji devrimi bir yandan bilginin...
Geleceği Hazırlamak
“Geçmisi degistiremeyiz, ama gelecegi kazanabilir veya kaybedebiliriz.” Lyndon B. Johnson Strateji çalismalarinin belki de en önemli...
Dijital Devlet
“Teknoloji, değişimin dev motorudur.” Alvin Toffler Dünyadaki teknolojik gelişmeler sadece özel sektörde rekabeti değil, aynı zamanda...
Sivil Toplum Destekli Üniversite
“Yalnızca eğitimli kişiler gerçekten özgürdür.” Epictetus Çağımızda eğitimin önemi gün geçtikçe artıyor. Sadece daha yüksek katma...
Bizden Olan Değil – En İyi Olan
“Kendi saygınlığınıza değer veriyorsanız, kaliteli insanlarla bağ kurun. Yanlış insanlarla birlikte olmaktansa, yalnız olmak yeğdir.” George...
Sınırları Aşmak
“Kuşun kanatlanıp uçabilmesi için kabuğun kırılması gerekir.” Lord Alfred Tennyson Günümüzde büyümenin önündeki en önemli engel...
Temsili Demokrasiden Katılımcı Demokrasiye
“Binlerce kilometre sürecek bir yolculuk, küçücük bir adımla başlar” Konfiçyüs Uygulanmayan kararlar değer yaratmaz. Sahiplenilmeyen kararlar...
Zenginliğin Formülü Kalite
“Bazı insanlar çevrelerine bakar ve ‘Neden?’ diye sorar. Ben hayal ederim ve ‘Neden olmasın?’ derim.” Robert...